Son Yazılarım
Kategorilerim
Arkadaşlarım
Bağlantılarım
23/4/2008 ·
(Bu mektup,
mühim bir ilâç olup, dört âyetin hazinesinden dört küçük cevherine işaret
eder.)
Aziz kardeşim!
Şu
dört muhtelif mes'eleyi muhtelif vakitlerde Kur'an-ı Hakîm nefsime ders vermiş.
Arzu eden kardeşlerim dahi bundan bir ders veya bir hisse almaları için yazdım.
Konu itibariyle başka başka dört ayet-i kerimenin hakikatler hazinesinden birer
küçük cevher numune olarak gösterilmiştir. O dört konudan her bir bahsin ayrı
bir sureti, ayrı bir faidesi var.
Birinci: "Muhakkak ki şeytanın hilesi pek zayıftır." (Nisa
Suresi: 4.76) Ey vesvesenin kötülüklerinden ümitsiz nefsim! Tedai-yi
hayalât (hayallerin çağrışımı), tahattur-u faraziyat(farazi hatıralar), bir
nevi irtisam-ı gayr-ı ihtiyarîdir(gayri ihtiyari düşünce).
İrtisam(düşünce) ise, eğer hayırdan ve
nuraniyetten olsa, hakikatin hükmü bir derece suretine ve misaline geçer.
Güneşin ziyası ve harareti, âyinedeki misaline geçtiği gibi... Eğer şerden ve kesiften olsa, aslın hükmü
ve hassası, suretine geçmez ve timsaline sirayet etmez. Meselâ necis (pis) ve
murdar bir şey'in âyinedeki sureti ne necistir, ne murdardır. Ve yılanın
timsali, ısırmaz.
İşte
şu sırra binaen, tasavvur-u küfür, küfür değil; tahayyül-ü şetm, şetm(sövme)
değil Küfrü tahayyül, küfür olmadığı
gibi; kötü sözleri hayal etmek dahi, kötü değildir. Zira mantıkça hayal, hüküm
değildir. Hususan ihtiyarsız olsa ve farazî bir tahattur olsa, bütün bütün
zararsızdır.
Hem ehl-i hak olan Ehl-i Sünnet Ve Cemaatin
mezhebinde bir şey'in şer'an çirkinliği, pisliği; nehy-i İlahî sebebiyledir. Mademki ihtiyarsız ve rızasız bir tahattur-u
farazîdir, bir tedai-yi hayalîdir(hayali bir çağırışım); nehiy ona taalluk
etmez(yasak onu kapsamaz). O dahi ne
kadar çirkin ve pis bir şey'in sureti dahi olsa, çirkin ve pis olmaz.
Vesvese,
Şeytanın insan kalbini kurcalaması ve hayâl aynasına bir kısım resim ve
manzaralar, hâtıra ve hayâller atması demektir.
Şeytanın bir insana, bilhassa mü'mine karşı oynayacağı son
oyun, kullanacağı son siper, son mevzî ve silah, vesvesedir.
O, küfür ve dalâlet adına alt edemediği kimseye karşı çaresizliğinin
ifadesi olarak ‘vesvese’ ok ve mermisini kullanır. Bir cihetle vesvese,
şeytanın “Bana yâr olmadın, kendine de olma” düşüncesiyle, mü'mini kendinden
etme çırpınış ve gayretidir.
Lümme-i
şeytaniye, Şeytanın kendine mahsus topunu, tüfeğini, okunu çevirip, nişan
aldığı mü'minin kalp merkezinde önemli bir noktadır...
İnsan kalbinde bir
bant gibi kayıt yapan, meleğin ilhamının geldiği santralin yanı başında bir de
şeytanın yağdırdığı şüphe, tereddüt ve vesvese oklarına hedef olabilecek
santral vardır. Bu, aynen aynanın şeffaf ve parlak yüzü ile siyah ve mat
yüzünün bir arada bulunması, bir odada mü'minle kafirin yan yana durması
gibidir. Biliyorsunuz, pilde bile (-) ve (+) kutuplar vardır. Bir manâda bunlar da, böyle bir
tamamlayıcılık içindedir.
Mübtedî Müslümanlarda, işe yeni başlamışlarda pek vesvese
olmaz. Vesvese, daha çok kendini can ü gönülden Din'e vermiş, zimamı ve
dizginleri şeytanın elinden koparıp almış, Allah'a (cc) karşı ubudiyetini az
çok yapan ve iman mevzuunda da terakki edip saffete ulaşan bazı Müslümanlarda
olur.
Kalbî istidatlarıyla
iç âleminde ilerleme yolunda olan, arşiye ve kavsiyeler çizerek insan-ı kâmil
mertebesine doğru tırmanan mü'minler, yolun puslu noktalarında şeytanın
vesvesesi ile yüz yüze gelirler. Evet insan, ruhun semalarına doğru
yükselirken, her menzilde şeytan ayrı bir tuzak kurar ve bekler.. Kendine göre
en müsait anda okunu çekip atar ve kendine ait yamaçların yeşermesi için kalbe
vesvese salar. Demek ki vesvese, biraz
da iman babındaki derinlik ve isti’dât’a karşı şeytanın bir kıskançlık ve
reaksiyonu oluyor.
Vesvese, bazen asabî ve hassas ruhlarda, bazen de fazla
gıda alan tenperverlerde olur. Mü'mindeki vesvese, buhranlar ve depresyonlar
şeklinde değil de, rahatsızlık verebilecek türdendir. Mümin çok müterakki de
olsa, yine kendisine vesvese gelebilir. Hatta Sahabe'den sonra en büyük
şahsiyetlerden İmam-ı Rabbanî bile vesveseye maruz kalabilir. Her vesveseye
müptelâ insanın mutlaka müterakkî ve yükseliyor olması gerekmediği gibi,
vesveseye maruz kalmayanın da sükut ediyor olması lâzım gelmez.
Vesvese, kâfirde olmaz. Kâfirin küfrü vesvese değil, belki
hesaplı, plânlı ve inadî bir küfürdür. Kâfirde bunalımlar, iç buhranlar,
tatminsizlikler, sıkıntılar olabilir. Fakat bütün bunlar, onu iyice saldırgan
ve mütecaviz kılar. Şeytan, kendisine orijinal ve yeni yeni felsefeler üfler;
inkârcılık adına çeşitli fikirler verir ve sonunda kâfire kendini de inkâr
ettirerek, “şeytan yok” dedirtir.
Şeytan, kendi defterine kaydolmuş, zimamını
eline vermiş ve arkasından tıpış tıpış gelen kimselere vesvese vermez. Keza şeytan, onun atmosferi ve manyetik alanı içinde daire çizip duran,
yerinde sayan, gözleri bağlı, beyinleri gözlerinde ve kalpleri midelerinde
olanlara da ilişmez. Onlar, onun kafesinde ve tuzağında eli-kolu bağlı
avlardır; “ne yapalım da kurtulalım” demeyen avlar. Onlar şeytandan, o da
onlardan memnun geçinip gitmektedirler; tabii ki gidecekleri yere kadar...
Şeytan inanmış, iman ve akide zaviyesinden mamur,
ibadetlerini yerine getiren mü'minin kalbine girip, onu küfre sevk edemez. Ve
hiçbir zaman onun kalbinde Allah'ın (cc) marifet ve muhabbetinin, Fahr-i Kâinat
(sav)'in sünnetine ittiba ve iktida düşüncesinin yerini alamaz; ona
ibâdetlerini terk ettirme mevzuunda başarı kazanamaz.
Çünkü mü'min, her şeye rağmen sürekli terakkî etmekte,
Allah (cc)'a kurbiyet kazanmakta ve ruhuyla, duygularıyla, cismiyle nurdan bir
helezon içinde yükselmektedir. Bu durumda şeytan, “Hiç olmazsa son mevziinden
ona taş atayım; vesvese oklarıyla kalbini bulandırmaya ve ibâdetlerindeki
huzurunu bozmaya çalışayım.
Belki onu meşgûl ederim; ederim de, “Hiç böyle şey olmazdı,
bu da ne?” der, vesveseye sahip çıkar ve derken “Bu kadarı da çekilmez ki” deme
noktasına varır” umuduyla, mü’mine vesvese oklarını göndermeğe başlar.
Bu oklara ma’ruz kalan vesveseli mü’minin başka zamanlarda
aklına gelmeyen şeyler, namazda aklına üşüşür: Abdest aldıktan sonra, “Acaba
kolumu yıkadım mı, başımı mesh ettim mi?”.
Der ve tekrar abdest alır; bir daha, bir daha derken, artık
abdest de, diğer ibadetler de ona zor gelmeye başlar ve -Allah (cc) korusun-
sonunda hepsini bırakıverir; neticede de, zaten hedefi kendisini ibadetlerden
soğutmak olan şeytanın oyuncağı haline gelir.
Vesveseler ibadetle alâkalı olabileceği gibi, akide ile
ilgili mevzularda da olabilir. Bunun ötesinde şeytan, günahları süsleyerek
hayalî bulandırır, hissiyatı tahrik eder ve insanı akıl, mantık, muhakeme
dinlemez bir hezeyancı haline de getirebilir.
Şeytanın insana çeşitli yönlerden gelişi, onun içinde
bulunduğu değişik durumlara göre değişik buudlarda fenalıklara karşı uyarılması
manasını ifade eder. Mana ve muhteva itibariyle çok buutlu olan insan, bu buutları
geliştirmekle, cismaniyetine rağmen Cennet'e ehil hale gelir. Hatta daha
dünyadayken bile Allah'ın (cc) kendisine bahşettiği âdeta melek kanatlarına
benzer kanatları sayesinde ruhânîlerle temasa geçer, cinlerle görüşüp konuşur,
meleklerle münasebet kurar ve ötelerden vicdanlara esip gelen hakikatleri
duyup, hissetmeye muvaffak olur.
Buna karşılık, şeytanın da insanın içinde işleteceği bir
takım madenler vardır; bütün himmet ve gayretini bu madenleri işletme üzerine
teksif edip, insanı yoldan çıkarmak için uğraşır durur o.
Evet, bir kısım fayda ve
hikmetler için insanın mahiyetine konan şehvet, gazap, öfke , hiddet, akıl,
hırs ve inat gibi şeylerden her biri, diyanetle ta’dil edilmediği takdirde
vicdan mekanizması aleyhinde işlettirilebilir.. ve, bu işi yapan da şeytandır.MFG
İkinci Mes'ele: Barla Yaylası,
Tepelice'de çam, katran, karakavağın bir meyvesi olup, Sözler Mecmuası'na
yazıldığı için buraya yazılmamıştır.
Üçüncü Mes'ele: Şu iki mes'ele, Yirmi
beşinci Söz'ün i'caz-ı Kur'ana karşı medeniyetin aczini gösteren misallerinden
bir kısmıdır. Kur'ana muhalif olan medeni hukukun ne kadar haksız olduğunu ispat
eden binler misallerinden iki misal:
"Erkeğe iki kız hissesi vardır." (Nisa Suresi: 4.176) olan hükm-ü Kur'anî, sırf
adalet olduğu gibi, merhamettir de. Evet adalettir. Çünki ekseriyet itibariyle
bir erkek, bir kadın alır, nafakasını taahhüt eder. Bir kadın ise, bir kocaya
gider, nafakasını ona yükler; irsiyetteki noksanını telafi eder. Hem
merhamettir, çünkü o zaîfe kız, pederinden şefkate ve kardeşinden merhamete çok
muhtaçtır.
Hükm-ü Kur'ana göre o kız, pederinden endişesiz
bir şefkat görür. Pederi ona,
"Benim servetimin yarısını, ellerin ve yabanilerin ellerine geçmesine
sebeb olacak zararlı bir çocuk" nazarıyla endişe edip bakmaz. O
şefkate, endişe ve hiddet karışmaz. Hem kardeşinden rekabetsiz, hasetsiz bir
merhamet ve himaye görür.
Kardeşi
ona, "hanedanımızın yarısını bozacak ve malımızın mühim bir kısmını
ellerin eline verecek bir rakip" nazarıyla bakmaz; o merhamete ve himayeye
bir kin, bir iğbirar(nefret) katmaz.
Şu halde o
fıtraten nazik, nazenin ve hilkaten zaîfe ve nahife kız, sureten az bir şey kaybeder; fakat ona bedel yakınlarının şefkatinden,
merhametinden, tükenmez bir servet kazanır. Yoksa rahmet-i Hak'tan ziyade ona
merhamet edeceğiz diye hakkından fazla ona hak vermek, ona merhamet değil, şedit
bir zulümdür.
Belki zaman-ı cahiliyette vahşice kızlarını sağ
olarak defnetmek gibi gaddarane bir zulmü andıracak şu zamanın hırs-ı
vahşiyanesi, merhametsiz bir şenaate(kötülük) yol açmak ihtimali vardır. Bunun
gibi bütün ahkâm-ı Kur'aniye, "Seni ancak âlemlere rahmet olarak
gönderdik." (Enbiyâ Sûresi: 21:107) fermanını
tasdik ediyorlar.
Dördüncü Mes'ele: "Ölenin annesi için altıda bir hisse vardır." (Nisa
Sûresi: 4.11) İşte mimsiz medeniyet, nasıl kız hakkında, hakkından fazla
hak verdiğinden böyle bir haksızlığa sebeb oluyor öyle de: Vâlide hakkında
hakkını kesmekle daha dehşetli haksızlık ediyor. Evet, rahmet-i Rabbaniyenin en
hürmetli, en halâvetli, en latif ve en şirin bir cilvesi olan şefkat-i valide,
kâinat hakikati içinde en muhterem, en mükerrem bir hakikattir.
Ve vâlide, en kerim, en rahîm öyle fedakâr bir
dosttur ki; o şefkat saikasıyla bir vâlide, bütün dünyasını ve hayatını ve
rahatını, veledi için feda eder.
Hatta valideliğin en basit ve en edna derecesinde olan korkak tavuk, o şefkatin
küçücük bir lem'asıyla yavrusunu müdafaa için ite atılır, aslana saldırır.
Said Nursî
Yorum (1)
Yorum yaz!
4/4/2008 ·
Onuncu Mektub
(İki sualin cevabıdır)
Birincisi: Otuzuncu Söz'ün İkinci Maksadının tahavvülât-ı zerrat (Atomların hareketleri) tarifine dair olan uzun cümlesinin haşiyesidir.
Kur'an-ı Hakîm'de "İmam-ı Mübin"(Kader Defteri) ve "Kitab-ı Mübin"(Kudret Kitabı), mükerrer yerlerde zikredilmiştir. Ehl-i tefsir, "İkisi birdir"; bir kısmı, "Ayrı ayrıdır" demişler. Hakikatlerine dair beyanatları muhteliftir. Hülâsa: "İlm-i İlahînin unvanlarıdır" demişler.
Fakat Kur'anın feyzi ile şöyle kanaatim gelmiş ki: "İmam-ı Mübin", ilim ve emr-i İlahînin bir nev'ine(çeşidine) bir unvandır ki; âlem-i şehadetten ziyade âlem-i gayba bakıyor. Yani hâlden ziyade, mazi(geçmiş) ve müstakbele(geleceğe) nazar eder. Yani, her şeyin zahirî vücudundan ziyade aslına, nesline ve köklerine ve tohumlarına bakar. Kader-i İlahînin bir defteridir. Şu defterin vücudu, Yirmi altıncı Söz'de, hem Onuncu Söz'ün haşiyesinde isbat edilmiştir.
Evet, şu "İmam-ı Mübin", bir nevi ilim ve emr-i İlahînin bir unvanıdır. Yani, eşyanın çekirdekleri ve kökleri ve asılları, intizam ile eşyanın vücudlarını gayet sanatkârane netice vermesi cihetiyle elbette İlahî ilmi kanunlarının bir defteri ile tanzim edildiğini gösteriyorlar ve eşyanın neticeleri, nesilleri, tohumları; ileride gelecek mevcudatın programlarını, fihristlerini tazammun ettiklerinden(kapsadıklarından) elbette İlahi emirlerin bir küçük mecmuası olduğunu bildiriyorlar. Meselâ: Bir çekirdek bütün ağacın teşkilâtını tanzim edecek olan programları ve fihristeleri ve o fihriste ve programları tayin eden o yaratılış emirlerinin küçücük bir mücessemi (numunesi) hükmünde denilebilir.
Elhasıl: Madem "İmam-ı Mübin", mazi ve müstakbelin ve âlem-i gaybın etrafında dal-budak salan şecere-i hilkatin bir programı, bir fihristesi hükmündedir. Şu manadaki "İmam-ı Mübin", kader-i İlahînin bir defteri, bir düsturlar mecmuasıdır. O düsturların imlâsı ile ve hükmü ile zerrat, vücud-u eşyadaki(eşyanın varlığı) hidematına(hizmetlerine) ve harekâtına sevk edilir.
Amma "Kitab-ı Mübin" ise, âlem-i gaybdan ziyade, âlem-i şehadete bakar. Yani, mazi ve müstakbelden ziyade, zaman-ı hazıra nazar eder ve ilim ve emirden ziyade, kudret ve irade-i İlahiyenin bir unvanı, bir defteri, bir kitabıdır.
"İmam-ı Mübin", kader defteri ise; "Kitab-ı Mübin", kudret defteridir.
Yani: Her şey vücudunda, mahiyetinde ve sıfât ve şuunatında (işlerinde) san'at ve intizamları gösteriyor ki; kâmil bir kudretin düsturları ile ve tesirli bir iradenin kanunları ile vücud giydiriliyor. Suretleri tayin, teşhis edilip(belirlenip); belirli birer miktar, birer hususi şekil veriliyor. Demek o kudret ve iradenin, küllî ve umumî bir kanunlar mecmuası, büyük bir defteri vardır ki; her bir şey'in hususî vücudları ve mahsus suretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir.
İşte şu defterin vücudu "İmam-ı Mübin" gibi kader ve cüz'-i ihtiyarî meselelerinde isbat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalalet ve felsefenin ahmaklığına bak ki: Kudretin o Levh-i Mahfuzunu ve hikmet ve irade-i Rabbaniyenin o basirane kitabının eşyadaki cilvesini, aksini, misalini hissetmişler; hâşâ "Tabiat" namıyla tesmiye etmişler(isim vermiş), körletmişler. İşte "İmam-ı Mübin"in imlâsı ile yani kaderin hükmüyle ve düsturu ile İlahi kudret, icad-ı eşyada her biri birer âyet olan mevcudat silsilesini, "Levh-i Mahv-İsbat" denilen zamanın sahifesinde yazıyor, icad ediyor, zerratı(atomları) tahrik ediyor.
Demek harekât-ı zerrat(Atomların hareketleri) o kitabetten, o istinsahtan(çoğaltmak); varlıklar, âlem-i gaybdan âlem-i şehadete ve ilimden kudrete geçmelerinde bir ihtizazdır(titreşme), bir harekâttır. Amma "Levh-i Mahv-İsbat" ise, sabit ve daim olan Levh-i Mahfuz-u A'zam'ın mümkün dairesinde, yani mevt ve hayata, vücud ve fenaya daima mazhar olan eşyada mütebeddil (değişken)bir defteri ve yazar bozar bir tahtasıdır ki, zaman hakikati odur. Evet, her şey’in bir hakikati olduğu gibi, zaman dediğimiz, kâinatta cereyan eden bir azîm nehrin hakikati dahi "Levh-i Mahv-İsbat"taki kitabet-i kudretin sahifesi ve mürekkebi hükmündedir.
(Doktor, yoğun geçen bir günün sonunda, bir nebze olsun dinlenebilmek ihtiyacındaydı. Şimdi doktor odasındaydı ve ayaklarını uzatıp çay içerek yorgunluğunu atmak istiyordu..
Gecenin ilerleyen bir saatinde televizyonu açtı ve seyretmeye başladı. Birden, daha önce fark etmediği bir şey daha dikkatini çekti. Evreni de, her gün tıpkı televizyon seyreder gibi seyrediyorduk. Nasıl ki vericiden yapılan bir yayın, radyo dalgaları vasıtasıyla televizyon tarafından alınıyor ve görüntülere dönüşüyorsa, evrendeki hareketler de öylece oluşuyordu. Şayet yayın yoksa, görüntüler de olmuyordu.
Önce yayın yapılıyordu, sonra televizyonda görüntüler meydana geliyordu. Ekrandaki görüntüler, birbirinden farklı karelerin peşpeşe bir ilişkiyle akması sonucunda oluşuyordu. Evrende gözlediğimiz maddenin hareketi de o minvalde bir akışla vücuda geliyordu.
‘Kâinat ekranı’ndaki görüntüler; birbirinden bağımsız ancak bir önceki karenin bir sonraki ile uyum içinde olduğu karelerin peş peşe ve süratle yaratılması ile inşa ediliyordu. Kader canibinden gelen ilmi bir emirle zerrelerden mürekkep bir âlem, koşar adım hayat sahnesinde poz vermeye duruyordu.
O an, patlayan bir volkandan püsküren lavların yüzeye çıkınca katılaşması gibi donuveriyordu madde. Kaskatı kesiliyordu. Bunu, yeni bir emrin yepyeni versiyonları takip ediyordu. Birbirinin aynı olmasa da gayrı da olmayacak şekilde yaratılan bağımsız levhalar, ardı ardına geliyor ve gidiyordu. Böylelikle hayatta kalıyorduk.
Bir tohum, sümbüllenerek böylelikle ağaç olabiliyordu. Değilse bırakalım hayat bulmayı, vücuda gelmemiz bile imkânsızdı.
Kader senaryosundan hayat sahnesine bir geçişti ‘her an yaratılma’! Âlem, içinde hepimizin ve her şeyin bulunduğu muazzam ve çok boyutlu bir ekran gibiydi. Adeta, bir ‘nur televizyonu’na benziyordu. Âlem’de her an, ‘Kün’den ‘İkra’ya, bir dalgalanma ve titreşim sergileniyordu…
Her an yaratılmanın iki cephesi vardı:
Biri “ Ol!” makamı, diğeri “ Oku!” makamıydı. ‘Kün’ emrinin arka planında ‘imam-ı mübin’ , ‘İkra’ hitabının yanı başında ‘kitab-ı mübin’ hakikati bulunuyordu.
Kaderden hayata doğru uzanan ve dalga dalga yayılan bir ‘öte bağlantı’nın izdüşümüydü ‘imam-ı mübin’. Mahlûkatın hayata doğru koşar adım can attığı şiddetli tahrikin adıydı. Kader-i İlahi’nin ilim ve program defteriydi.
Yapılan yayındı. Tabir caiz ise, yazılmış olan bütün tıp kitapları imam-ı mübin farz edilse, poliklinik defterlerinin kayıtları da kitab-ı mübin olacaktı. Veyahut, bir ilacın prospektüs bilgilerini imam-ı mübin’e benzetsek, ilacın alımıyla birlikte vücudumuzda gözlediğimiz şahsa özel tesirler de kitab-ı mübin’in imlaları olacaktı. Hayat ile hastalıklar arasındaki bu müthiş bağlantıların şekillendiği ve sebep sonuç ilişkileriyle kurgulandığı yerdi ‘kitab-ı mübin’.
Genel hükümlerin, şahsa özel hale gelmesiydi. Kudret-i İlahi’nin muazzam bir irade defteriydi. Diğer bir deyişle, yapılan yayının görüntülere dönüşmesiydi.
Kudret kaleminin, içinde bizim de olduğumuz bu âlemi sayfa sayfa yazmasının adıydı kitabı-ı mübin. Evren, hakikatlere şekil giydirme meydanıydı. Allah’ın yazar-siler bir tahtasıydı. Sebeplerden sonuçlara doğru gözlediğimiz akışların yoğrulduğu gel-git potasıydı.
Velhasıl kader, İlahi ilmin bir çeşidiydi. Tercihlerimizi rencide etmeden ilişkilendiriyordu ve öylece programlıyordu. Külli irade, cüz’i iradeyi birçok konuda dikkate alıyordu: “Ey kulum! İhtiyarınla hangi yolu istersen, seni o yolda götürürüm. Öyleyse mesuliyet sana aittir” diyordu.. Evet, aynen şimşek çakması gibi bir şeydi ‘Kader’. Işığını, nurunu ‘Hayata ‘veriyor, çok sonra madde canibinde sesi duyuluyordu..
Hastalıklar ilk etapta bizler için şer gibi görünüyordu. Oysa îcad-ı İlahi’de şer ve çirkinlik yoktu. Tercihlerimiz ve meyillerimiz onu şer haline getiriyordu. Şer dediğimiz şeylerin yaratılması şer değildi. Fakat şerri tercih etmemiz, tamamıyla şerdi. Kader, tesir-i hakikiye bakıyordu ve adalet ediyordu. İnsanlarsa, görünürdeki sebep-sonuç bağlantılarına göre hükümlerini bina ediyorlar ve kaderin aynı adaletinde şerri tercih etmek suretiyle zulme düşüyorlardı.
Kader ve icad-ı İlahi, tesir-i hakiki ve neticeler itibariyle şerden ve çirkinlikten tamamen münezzehti.
Doktor artık, can-ı gönülden biliyordu ki; kendi aklının nazarında sebepler, O’nun kudretinin önünde bir perde oluyordu. Ve yine anlamıştı ki; sebeplerin eli, asla tesir-i hakikiye uzanamıyordu…)İlave
İkinci Sual: Haşir Meydanı nerededir?
Elcevab: Hâlık-ı Hakîm'in her şeyde gösterdiği hikmet, hattâ tek küçük bir şey'e, çok büyük hikmetleri takmasıyla tasrih derecesinde(çok açık) işaret ediyor ki: Küre-i Arz, serseriyane, bâd-i heva(boş yere) azîm bir daireyi çizmiyor. Belki mühim bir şey etrafında dönüyor ve meydan-ı ekberin geniş dairesini çiziyor, gösteriyor ve bir meşher-i azîmin etrafında gezip, manevi mahsullerini ona devrediyor ki; ileride o meşherde(sergi), nâsın(insanların) gözü önünde gösterilecektir. Demek yirmi beş bin seneye karib(yakın) bir geniş dairenin içinde, rivayete binaen Şam-ı Şerif kıt'ası bir çekirdek hükmünde olarak o daireyi dolduracak bir meydan-ı haşir bastedilecektir(açılacaktır).
Küre-i Arz'ın bütün manevî mahsulâtı, şimdilik perde-i gayb altında olan o meydanın defterlerine ve levhalarına gönderiliyor ve ileride meydan açıldığı vakit, sekenesini de yine o meydana dökecek; o manevî mahsulâtları da, gaibden şehadete geçecektir. Evet, Küre-i Arz bir tarla, bir çeşme, bir ölçek hükmünde olarak o meydanı dolduracak kadar mahsulât vermiş ve onu istiap edecek(alacak) mahlûkat ondan akmış ve onu imlâ edecek(dolduracak) masnuat ondan çıkmış.
Demek Küre-i Arz bir çekirdek ve meydan-ı haşir, içindekilerle beraber bir ağaçtır, bir sümbüldür ve bir mahzendir. Evet, nasıl ki nuranî bir nokta, sür'at-i hareketiyle nuranî bir hat olur veya bir daire olur. Öyle de: Küre-i Arz sür'atli, hikmetli hareketiyle bir dairenin temessülüne(görülmesine) ve o daire mahsulâtıyla beraber, bir meydan-ı haşr-i ekberin(büyük haşir meydanı) teşekkülüne(oluşması) vesiledir.
Said Nursî
Yorum (2)
Yorum yaz!
26/2/2008 ·
Dokuzuncu Mektub
(Yine o hâlis talebesine gönderdiği mektubun bir parçasıdır.)
Sâniyen(İkinci): Kur'an nurlarını neşirdeki muvaffakıyetin ve gayretin ve şevkin, bir ikram-ı İlahîdir, belki bir keramet-i Kur'aniyedir bir inayet-i Rabbaniyedir. Sizi tebrik ediyorum. Keramet ve ikram ve inayetin bahsi geldiği münasebetiyle, keramet ve ikramın bir farkını söyleyeceğim. Şöyle ki:
Kerametin izharı, zaruret olmadan zarardır. İkramın izharı(gösterilmesi) ise, nimete(verene) bir şükrandır. Eğer keramet ile müşerref(şereflenmiş) olan bir şahıs, bilerek hârika bir emre(keramet) mazhar olursa, o halde eğer nefs-i emmaresi bâki ise, kendine güvenmek ve nefsine ve keşfine itimad etmek ve gurura düşmek cihetinde istidraç(Allahın cezası) olabilir. Eğer bilmeyerek hârika bir emre mazhar olursa, meselâ birisinin kalbinde bir sual var, hakkın konuşturması nev'inden ona muvafık bir cevap verir; sonra anlar.
Anladıktan sonra kendi nefsine değil, belki kendi Rabbisine itimadı ziyadeleşir ve "Beni benden ziyade terbiye eden bir hafîzim vardır." der, tevekkülünü ziyadeleştirir. Bu kısım, tehlikesiz bir keramettir; saklamasına mükellef değil, fakat fahir(övünme) için kasden göstermeye çalışmamalı. Çünki onda zahiren insanın kazancının bir müdahalesi bulunduğundan, nefsine nispet edebilir. Amma ikram ise; o, kerametin selâmetli olan ikinci nev'inden, bence daha yücedir. Açıklaması nimete teşekkürdür. Kimsenin müdahalesi yoktur, nefsi onu kendine isnat etmez.
İşte kardeşim; hem senin hakkında, hem benim hakkımda, bahusus Kur'an hakkındaki hizmetimizde eskiden beri gördüğüm ve yazdığım ihsanı İlahiye bir ikramdır; açığa çıkarılması, nimete teşekkürdür. Onun için sana karşı nimete teşekkür nev'inden ikimizin hizmetimize ait muvaffakiyetini yazıyorum. Biliyordum ki sende fahir(övünme) değil, şükür damarını tahrik ediyor.
Salisen(Üçüncü): Görüyorum ki: Şu dünya hayatında en bahtiyar odur ki: Dünyayı bir askerî misafirhane kabul etsin ve öyle de iman etsin ve ona göre hareket etsin. Ve o kabul ile en büyük mertebe olan rızayı çabuk elde edebilir. Kırılacak şişe pahasına, daimî bir elmasın fiyatını vermez; istikamet ve lezzetle hayatını geçirir.
Evet, dünyaya ait işler, kırılmağa mahkûm şişeler hükmündedir; bâki uhrevi işler ise, gayet sağlam elmaslar kıymetindedir. İnsanın fıtratındaki şiddetli merak ve hararetli muhabbet ve dehşetli hırs ve inatlı talep ve şedit hissiyatlar, uhrevi hayatı kazanmak için verilmiştir. O hissiyatı, şiddetli bir surette fâni dünyaya yöneltmek, fâni ve kırılacak şişelere, bâki elmas fiyatlarını vermek demektir. Şu münasebetle bir nokta hatıra gelmiş, söyleyeceğim. Şöyle ki:
Aşk, şiddetli bir muhabbettir; fâni mahbuplara yöneldiği vakit ya o aşk kendi sahibini daimî bir azab ve elemde bırakır veyahut o mecazî mahbup, o şiddetli muhabbetin fiyatına değmediği için bâki bir mahbubu arattırır; mecazî aşk, hakikî aşka inkılap eder.
İşte insanda binlerle hissiyat var. Her birisinin aşk gibi iki mertebesi var. Biri mecazî, biri hakikî. Meselâ: Endişe-i istikbal hissi herkeste var; şiddetli bir surette endişe ettiği vakit bakar ki, o endişe ettiği istikbale yetişmek için elinde senet yok.
Hem rızık cihetinde bir garanti altında ve kısa olan bir istikbal, o şiddetli endişeye değmiyor. Ondan yüzünü çevirip, kabirden sonra hakikî ve uzun ve gafiller hakkında garanti altına alınmamış bir istikbale yüzünü döner.
Hem mala ve makama karşı şiddetli bir hırs gösterir bakar ki: Muvakkaten onun nezaretine verilmiş o fâni mal ve âfetli şöhret ve tehlikeli ve riyaya vesile olan makam, o şiddetli hırsa değmiyor. Ondan, hakikî makam olan manevi mertebeye ve kurbiyete ve âhirete ve hakikî mal olan – sâlih amele teveccüh eder. Fena haslet olan mecazî hırs ise, âlî bir haslet olan hakikî hırsa inkılap eder.
Hem meselâ: Şiddetli bir inad ile ehemmiyetsiz, zâil, fâni(geçici) şeylere karşı hissiyatını sarf eder. Bakar ki, bir dakika inada değmeyen bir şey’e, bir sene inad ediyor. Hem zararlı, zehirli bir şey'e inad namına sebat eder. Bakar ki, bu kuvvetli his, böyle şeyler için verilmemiş. Onu onlara sarf etmek, hikmet ve hakikate zıttır.
O şiddetli inadı, o lüzumsuz işlere vermeyip, âlî ve bâki olan iman hakikatlerine ve İslâm esaslarına ve uhrevi hizmetlere sarf eder. O haslet olan mecazî inad, güzel ve âlî bir haslet olan hakikî inada, -yani hakta şiddetli sebata- inkılap eder.
İşte şu üç misal gibi; insanlar, insana verilen cihazatı, eğer nefis ve dünya hesabına kullansa ve dünyada ebedî kalacak gibi gafilâne davransa, rezilliğe ve israfa ve abes işe sebep olur. Eğer hafiflerini dünyaya ve şiddetlilerini uhrevi ve manevi vazifelere sarf etse, güzel ahlâka kaynak, hikmet ve hakikate muvafık olarak saadete vesile olur.
İşte tahmin ederim ki, nâsihlerin nasihatleri şu zamanda tesirsiz kaldığının bir sebebi şudur ki: Ahlâksız insanlara derler: "Haset etme! Hırs gösterme! Adavet etme! İnad etme! Dünyayı sevme!" Yani, fıtratını değiştir gibi zahiren onlarca alakasız bir teklifte bulunurlar. Eğer deseler ki: "Bunların yüzlerini hayırlı şeylere çeviriniz, mecralarını değiştiriniz." Hem nasihat tesir eder, hem iradeleriyle yapabilecekleri bir emir ve teklif olur.
Râbian: Ulema arasında "İslâm" ve "iman"ın farkları çok bahsolmuş. Bir kısmı "ikisi birdir", diğer kısmı "ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz" demişler ve bunun gibi çok muhtelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:
İslâmiyet, iltizamdır(taraf olmaktır); iman, iz'andır(teslim olmak). Tabir-i diğerle: İslâmiyet, hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır(bağlanmaktır); iman ise, hakkı kabul ve tasdiktir.
Eskide bazı dinsizleri gördüm ki: Ahkâm-ı Kur'aniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek o dinsiz, bir cihette hakkın iltizamıyla(taraftarlığıyla) İslâmiyet’e mazhardı; "dinsiz bir Müslüman" denilirdi. Sonra bazı mü'minleri gördüm ki; ahkâm-ı Kur'aniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar.. "gayr-ı Müslim bir mü'min" tabirine mazhar(uygun) oluyorlar.
Acaba İslâmiyetsiz iman, medar-ı necat(kurtuluş sebebi) olabilir mi?
Elcevab: İmansız İslâmiyet, sebeb-i necat(kurtuluş sebebi) olmadığı gibi; İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat(kurtuluş sebebi) olamaz. Felillahilhamdü velminnetü(minnet ve hamd Allaha), Kur'anın manevî mucizesinin feyziyle Risale-i Nur mizanları, din-i İslâmın ve Kur'an hakikatlerinin meyvelerini ve neticelerini öyle bir tarzda göstermişlerdir ki; dinsiz dahi onları anlasa, taraftar olmamak kabil değil. Hem iman ve İslâmın delil ve burhanlarını o derece kuvvetli göstermişlerdir ki; gayr-ı Müslim dahi anlasa, herhalde tasdik edecektir. Gayr-ı Müslim kaldığı halde, iman eder.
Evet, Sözler, Tûbâ-i Cennet'in meyveleri gibi tatlı ve güzel olan iman ve İslâmiyetin meyvelerini ve iki âlem saadetinin güzellikleri gibi hoş ve şirin öyle neticelerini göstermişler ki, görenlere ve tanıyanlara nihayetsiz bir tarafgirlik ve iltizam ve teslim hissini verir. Ve mevcudat gibi kuvvetli ve zerreler gibi çok, iman ve İslâmın burhanlarını göstermişler ki, nihayetsiz bir iz'an(teslim) ve kuvvet-i iman verirler. Hatta bazı defa Evrad-ı Şah-ı Nakşibendî'de şehadet getirdiğim vakit, dediğim zaman, nihayetsiz bir tarafgirlik hissediyorum. Eğer bütün dünya bana verilse, bir hakikat-ı imaniyeyi feda edemiyorum. Bir hakikatin bir dakika aksini farz etmek, bana gayet elîm geliyor. Bütün dünya benim olsa, bir tek hakaik-i imaniyenin vücud bulmasına bilâ tereddüd vermesine, nefsim itaat ediyor.
Bu İmân üzere yaşar, bu imanla ölür, bu imanla diriliriz dediğim vakit nihayetsiz bir iman kuvveti hissediyorum. İman hakikatlerinin her birisinin aksini aklen muhal(imkânsız) telakki ediyorum, ehl-i dalaleti nihayetsiz ebleh(aptal) ve divane görüyorum.
Senin vâlideynine(anne ve babana) pek çok selâm ve arz-ı hürmet ederim. Onlar da bana dua etsinler. Sen benim kardeşim olduğun için, onlar da benim peder ve vâlidem hükmündedirler. Hem köyünüze, hususan senden "Sözler"i işitenlere umumen selâm ediyorum.
Said Nursî
Yorum (3)
Yorum yaz!
15/1/2008 ·
Sekizinci Mektub
Rahman ve Rahim isimleri Bismillahirrahmanirrahime girdiklerinin ve her mübarek şey'in başında zikredilmelerinin çok hikmetleri var. Onların beyanını başka vakte talikan, şimdilik kendime ait bir hissimi söyleyeceğim:
Kardeşim ben Rahman ve Rahim isimlerini öyle bir nur-u a'zam görüyorum ki, bütün kâinatı ihata eder ve her ruhun bütün ebedi arzularını tatmin edecek ve hadsiz düşmanlarından emin edecek, nurlu ve kuvvetli görünüyorlar. Bu iki nur-u a'zam olan isimlere yetişmek için en mühim bulduğum vesile; fakr ile şükr, acz ile şefkattir.
Cenâb-ı Hakka vâsıl olacak tarîkler pek çoktur. Bütün hak tarîkler Kur'ân'dan alınmıştır. Fakat tarîklerin bâzısı bâzısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarîkler içinde, kasır fehmimle(kıt anlamamla) Kur'ân'dan istifade ettiğim acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür tarîkıdır.
Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem(salim) bir tarîktir ki, ubudiyet tarîkıyla mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine îsâl(kavuşturur) eder. Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tarîktir ki, Rahîm ismine îsâl eder(kavuşturur).
Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tarîktir ki, Hakîm ismine îsâl eder. Şu tarîk, hafî tarîkler gibi, "letâif-i aşere" (on latife) gibi on hatve(Adım) değil ve tarîk-ı cehriye gibi "nüfûs-u seb'a," yedi mertebeye atılan adımlar değil; belki Dört Hatveden ibarettir. Tarikattan ziyâde hakikattir, şeriattır. Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.
Şu kısa tarîkın evradı, ittibâ-ı sünnettir; ferâizi(farzlar) işlemek, kebâiri(büyük günahları) terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tadil-i erkân ile (rükünlerin hakkını vererek) kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.
Birinci hatveye 1- Nefislerinizi temize çıkarmayın. (Necm Sûresi: 32.) âyeti işaret ediyor.
İkinci hatveye 2- Allah'ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi akıbetlerini unutturmuştur. (Haşir Sûresi: 19.)
âyeti işaret ediyor.
Üçüncü hatveye 3- Sana her ne iyilik erişirse Allah'tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi kusurun sebebiyledir. (Nisâ Sûresi: 79.) âyeti işaret ediyor.
Yani: Ubudiyet ve fakrını bilmektir. Şu mes'ele münasebetiyle hatıra gelen hatta bir üstadım olan İmam-ı Rabbanî'ye muhalif olarak diyorum ki:
Hazret-i Yakub Aleyhisselâm'ın Yusuf Aleyhisselâm'a karşı şedit ve parlak hissiyatı, muhabbet ve aşk değildir; belki şefkattir. Çünkü şefkat, aşk ve muhabbetten çok keskin ve parlak ve ulvî ve nezihtir ve nübüvvete lâyıktır.
Fakat muhabbet ve aşk, mecazî mahbuplara ve mahluklara karşı şiddetli olsa, o nübüvvet makamına lâyık düşmüyor. Demek Kur'an-ı Hakîm'in parlak bir i'caz ile parlak bir surette gösterdiği ve İsm-i Rahîm'in vusulüne vesile olan hissiyatı, yüksek bir şefkattir.
İsm-i Vedud'a vesile olan aşk ise; Züleyha'nın Yusuf Aleyhisselâm'a karşı olan muhabbet mes'elesindedir. Demek Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan, Hazret-i Yakub Aleyhisselâm'ın hissiyatını, ne derece Züleyha'nın hissiyatından yüksek göstermişse; şefkat dahi o derece aşktan daha yüksek görünüyor.
Üstadım İmam-ı Rabbanî aşk-ı mecazîyi makam-ı nübüvvete pek münasip görmediği için demiş ki: " Yusuf’un güzelliği, uhrevi güzellik nev'inden olduğundan, ona muhabbet ise mecazî muhabbetler nev'inden değildir ki, kusur olsun."
Ben de derim: "Ey Üstat! O, tekellüflü bir tevildir; hakikat şu olmak gerektir ki: O, muhabbet değil, belki yüz defa muhabbetten daha parlak, daha geniş, daha yüksek bir mertebe-i şefkattir." Evet, şefkat bütün çeşitleriyle latif ve nezihtir. Aşk ve muhabbet ise, çok çeşitlerine tenezzül edilmiyor.
Hem şefkat pek geniştir. Bir zât, şefkat ettiği evlâdı münasebetiyle bütün yavrulara, hatta zîruhlara şefkatini yayar ve Rahîm isminin genişliğine bir nevi âyinedarlık gösterir.
Hâlbuki aşk, mahbubuna hasredip, her şeyi mahbubuna feda eder yahut mahbubunu sena etmek için, başkalarını manen zemmeder ve hürmetlerini kırar.
Meselâ biri demiş: "Güneş mahbubumun hüsnünü görüp utanıyor, görmemek için bulut perdesini başına çekiyor." Hey âşık efendi! Ne hakkın var, sekiz İsm-i a'zamın bir sahife-i nuranîsi olan Güneş'i böyle utandırıyorsun?
Hem şefkat hâlistir, mukabele istemiyor; safi ve garazsızdır. Hatta en adi mertebede olan hayvanatın yavrularına karşı fedakârane ivazsız(karşılıksız) şefkatleri buna delildir.
Hâlbuki aşk ücret ister ve mukabele talep eder. Aşkın ağlamaları, bir nevi talebdir, bir ücret istemektir.
Demek Kur'an surelerinin en parlağı olan, Sure-i Yusuf'un en parlak nuru olan Hazret-i Yakub'un (A.S.) şefkati, İsm-i Rahman ve Rahîm'i gösterir ve şefkat yolu, rahmet yolu olduğunu bildirir ve o şefkat elemine deva olarak da
"En iyi koruyucu Allah'tır; merhametlilerin en merhametlisi de Odur." (Yusuf Sûresi: 12:64) dedirir.
Said Nursî
Yorum (1)
Yorum yaz!
30/12/2007 ·
AZİMDEN SONRA TEVEKKÜL
"...Bir kerre de azmettin mi, artık Allah(c.c.)'a dayan..."
(Âl-i İmrân, 159)
"- Allah'a dayanmak mı? Asırlarca dayandık!
Düşdükse bu hüsrâna, onun nârına yandık!
Yetmez mi çocukluktaki efsâneye hürmet?
Dersen ki: Ufuklarda bir aydınlık uyansın;
Mâzîyi ateş vermeli, baştan başa yansın!
Şaşkınlık olur köhne telâkkîleri ihyâ;
Şeydâ-yı terakkî, koşuyor, baksana dünyâ.
Elverdi masal dinlediğim bunca zamandır;
Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır!"
- Allah'a değil, taptığın evhâma dayandın;
Yandınsa eğer, hakk-ı sarîhindi ki yandın...
Meflûc ederek azmini bir felc-i irâdî,
Yat