Yirmi birinci Lem'a İhlâs hakkında
Yirmi birinci Lem'a
İhlâs hakkında
(On yedinci Lem'anın On yedinci Nota'sının yedi mes'elesinden Dördüncü Mes'elesi iken, ihlâs münasebetiyle Yirminci Lem'anın İkinci Nokta'sı oldu. Nuraniyetine binaen Yirmi birinci Lem'a olarak Lemaat’a girdi.)
Bu Lem'a lâakal(en azından) her on beş günde bir defa okunmalı.
"Allah için kıyamda bulunup Ona kulluk edin." (Bakara Sûresi: 2:238
"İhtilâfa düşmeyin; sonra cesaretiniz kırılır, kuvvetiniz elden gider." (Enfâl Suresi: 8.46
"Benim ayetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin." (Bakara Suresi: 2.41
"Nefsini günahlardan arındıran, kurtuluşa ermiştir. Nefsini günaha daldıran ise hüsrana düşmüştür." (Şems Suresi: 91,9–10.)
Ey âhiret kardeşlerim ve ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım! Bilirsiniz ve biliniz: Bu dünyada, hususan uhrevî hizmetlerde en mühim bir esas, en büyük bir kuvvet, en makbul bir şefaatçi, en metin bir dayanak noktası, en kısa hakikat yolu, en makbul bir dua-yı manevî, en kerametli bir vesile-i maksat, en yüksek bir haslet, en safi bir kulluk: İhlâstır.
Madem ihlâsta bu hassalar gibi çok nurlar var ve çok kuvvetler var. Ve madem bu müthiş zamanda ve dehşetli düşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyik karşısında ve hücum eden bid'alar, dalaletler içerisinde bizler gayet az ve zaîf ve fakir ve kuvvetsiz olduğumuz halde, gayet ağır ve büyük ve umumî ve kutsi bir vazife-i imaniye ve hizmet-i Kur'aniye omuzumuza ihsan-ı İlahî tarafından konulmuş. Elbette herkesten ziyade bütün kuvvetimizle ihlâsı kazanmaya mecbur ve mükellefiz ve ihlâsın sırrını kendimizde yerleştirmek için gayet derecede muhtacız.
Yoksa hem şimdiye kadar kazandığımız hizmet-i kutsiye kısmen zayi' olur, devam etmez; hem şiddetli mes'ul oluruz. Benim ayetlerimi az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin. (Bakara Sûresi: 41) âyetindeki şiddetli tehdidkârane İlahîye nehye mazhar olup, ebedi saadet zararına manasız, lüzumsuz, zararlı kederli, bencilce, sakil, riyakârane bazı aşağılık hisler ve cüz'i menfaatlerin hatırı için ihlâsı kırmakla; hem bu hizmetteki umum kardeşlerimizin hukukuna tecavüz, hem Kur'an hizmetine taarruz, hem imani hakikatlerinin kudsiyetine hürmetsizlik etmiş oluruz.
Ey kardeşlerim! Mühim ve büyük bir hayrın çok muzır manileri olur. Şeytanlar o hizmetin hadimleriyle çok uğraşır. Bu manilere ve bu şeytanlara karşı, ihlâs kuvvetine dayanmak gerektir. İhlâsı kıracak sebeplerden; yılandan, akrepten çekindiğiniz gibi çekininiz. Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm "Şüphesiz nefis daima kötülüğe sevk eder-ancak Rabbim rahmet ederse o başka." Yusuf Sûresi: 12:53. demesiyle, nefs-i emmareye itimad edilmez. Enaniyet ve nefs-i emmare sizi aldatmasın. İhlâsı kazanmak ve muhafaza etmek ve manileri defetmek için, gelecek düsturlar rehberiniz olsun.
BİRİNCİ DÜSTURUNUZ: Amelinizde rıza-yı İlahî olmalı. Eğer o razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer o kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette doğrudan doğruya yalnız Cenab-ı Hakk'ın rızasını esas maksad yapmak gerektir.
İKİNCİ DÜSTURUNUZ: Bu hizmet-i Kur'aniyede bulunan kardeşlerinizi tenkid etmemek ve onların üstünde faziletli benim nev'inden gıpta damarını tahrik etmemektir. Çünki nasıl insanın bir eli diğer eline rekabet etmez, bir gözü bir gözünü tenkid etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalb ruhun ayıbını görmez.. Belki birbirinin noksanını ikmal eder, kusurunu örter, ihtiyacına ve vazifesine yardım eder,; yoksa o insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekabetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne geçip emretmez, birbirinin kusurunu görerek tenkid edip saye şevkini kırıp atalete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla, birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler, hakikî bir tesanüd bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir hükmetme karışsa; o fabrikayı karıştıracak, neticesiz akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün kırıp dağıtacak.
İşte ey Risale-i Nur şakirdleri ve Kur'anın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı manevînin âzalarıyız. Hayat-ı ebediye içindeki ebedi saadeti netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz ve selâmet sahili olan Dâr-üs Selâm'a ümmet-i Muhammediyeyi (A.S.M.) çıkaran bir Rabbani gemide çalışan hademeleriz.
Elbette dört ferdden bin yüz on bir manevi kuvveti temin eden ihlâsı kazanmak ile tesanüd ve hakikî kuvvete muhtacız ve mecburuz. Evet, üç elif ittihat etmezse, üç kıymeti var. Adetleri ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer kardeşlik ve maksatta birlik ve vazifede ittifak ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi.
Hakikî ihlâs ile on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvveti dört binden geçtiğine, pek çok tarihi olay buna şehadet ediyor. Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakikî, samimî bir ittifakta her bir ferd, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakikî birleşmiş adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda manevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.
(Haşiye; Evet ihlâs ile samimî tesanüt ve ittihat, hadsiz menfaate sebep olduğu gibi; korkulara hattâ ölüme karşı en mühim bir siper, bir dayanak noktasıdır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Hakiki kardeşlik ile İlahî rıza yolunda, âhirete ait işlerde, kardeşleri adedince ruhları olduğundan biri ölse, "Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar; zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idame ettiklerinden ben ölmüyorum" diyerek, ölümü gülerek karşılar. "Ve o ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum" der, rahatla yatar.)
ÜÇÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Bütün kuvvetinizi ihlâsta ve hakta bilmelisiniz. Evet, kuvvet haktadır ve ihlâstadır. Haksızlar dahi, haksızlıkları içinde gösterdikleri ihlâs ve samimiyet yüzünden kuvvet kazanıyorlar.
Evet, kuvvet hakta ve ihlâsta olduğuna bir delil, şu hizmetimizdir. Bu hizmetimizde bir parça ihlâs, bu davayı ispat eder ve kendi kendine delil olur. Çünki yirmi seneden fazla kendi memleketimde ve İstanbul'da ettiğimiz hizmet-i ilmiye ve diniyeye mukabil, burada sizinle yedi-sekiz senede yüz derece fazla edildi.
Hâlbuki kendi memleketimde ve İstanbul'da burada benimle çalışan kardeşlerimden yüz, belki bin derece fazla yardımcılarım varken, burada ben yalnız, kimsesiz, garip, yarım ümmi, insafsız memurların gözetimi ve tazyikleri altında yedi-sekiz sene sizinle ettiğim hizmet; yüz derece eski hizmetten fazla muvaffakıyeti gösteren manevî kuvvet, sizlerdeki ihlâstan geldiğine kat'iyyen şüphem kalmadı.
Hem itiraf ediyorum ki: Samimî ihlâsınızla, şan ü şeref perdesi altında nefsimi okşayan riyadan beni bir derece kurtardınız. İnşâallah tam ihlâsa muvaffak olursunuz, beni de tam ihlâsa sokarsınız. Bilirsiniz ki, Hazret-i Ali (R.A.) o mu'cizevari kerametiyle ve Hazret-i Gavs-ı Azam (K.S.), o harika kerametiyle, sizlere bu ihlâsa binaen iltifat ediyorlar ve himayetkârane teselli verip hizmetinizi manen alkışlıyorlar.
Evet, hiç şüphe etmeyiniz ki, bu teveccühleri, ihlâsa binaen gelir. Eğer bilerek bu ihlâsı kırsanız, onların tokadını yersiniz. Onuncu Lem'adaki şefkat tokatlarını hatırlayınız. Böyle manevî kahramanları arkanızda zahir, başınızda üstad bulmak isterseniz "Onları kendi nefislerine tercih ederler." (Haşir Sûresi: 59:9.) sırrıyla ihlası tâmmı kazanınız. Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize; şerefte, makamda, teveccühte, hatta maddiye menfaat gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz.
Hatta en latif ve güzel bir hakikati muhtaç bir mü'mine bildirmek ki; en masumane, zararsız bir menfaattir. Mümkün ise, nefsinize bir bencillik gelmemek için, istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer "Ben sevap kazanayım, bu güzel mes'eleyi ben söyleyeyim" arzunuz varsa, onda bir günah ve zarar yoktur. Fakat aranızdaki ihlâsa zarar gelebilir.
DÖRDÜNCÜ DÜSTURUNUZ: Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde kabul edip, onların şerefleriyle şakirane iftihar etmektir. Tasavvuf ehlinin arasında "fena fi-ş şeyh, fena fi-r resul" (şeyhinde fani olmak) tabiri var. Ben sofi değilim.
Fakat onların bu düsturu, bizim meslekte "fena fi-l ihvan" (kardeşlerinde fani olmak) suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasında buna "tefani" denilir. Yani, birbirinde fâni olmaktır. Yani: Kendi nefsanî hislerini unutup, kardeşlerinin meziyet ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır.
Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlat, şeyh ile mürit arasında vasıta değildir. Belki hakikî kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz "Haliliye" olduğu için, meşrebimiz "hıllet"tir.
Hıllet ise,
en yakın dost ve
en fedakâr arkadaş ve
en güzel takdir edici yoldaş ve
en civanmert kardeş olmak iktiza eder.
Bu hılletin esası, samimî ihlâstır. Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var. Ortada tutunacak yer bulamaz.
Evet, yol iki görünüyor. Cadde-i Kübra-yı Kur'aniye olan şu mesleğimizden şimdi ayrılanlar, bize düşman olan dinsizlik kuvvetine bilmeyerek yardım etmek ihtimali var. İnşâallah Risale-i Nur yoluyla Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın kutsi dairesine girenler; daima nura, ihlâsa, imana kuvvet verecekler ve öyle çukurlara sukut etmeyeceklerdir.
Ey hizmet-i Kur'aniyede arkadaşlarım!
İhlâsı kazanmanın ve muhafaza etmenin en müessir bir sebebi, rabıta-i mevttir (ölümü hatırlamak). Evet, ihlâsı zedeleyen ve riyaya ve dünyaya sevk eden, tul-i emel olduğu gibi; riyadan nefret veren ve ihlâsı kazandıran, rabıta-i mevttir. Yani: Ölümünü düşünüp, dünyanın fâni olduğunu mülahaza edip, nefsin desiselerinden kurtulmaktır. Evet, ehl-i tarikat ve ehl-i hakikat, Kur'an-ı Hâkim’in "Her nefis ölümü tadıcıdır." Âl-i İmrân Sûresi: 3:185. "Muhakkak ki sen de öleceksin, onlar da ölecekler." (Zümer Sûresi: 39:30.)
Gibi ayetlerinden aldığı dersle, rabıta-i mevti yollarında esas tutmuşlar; uzun emelin kaynağı olan ebedi yaşayacakmış vehmini o rabıta ile izale etmişler. Onlar farazî ve hayalî bir surette kendilerini ölmüş tasavvur ve tahayyül edip ve yıkanıyor, kabre konuyor farz edip; düşünerek nefs-i emmare o tahayyül ve tasavvurdan müteessir olup uzun emellerinden bir derece vazgeçer.
Bu rabıtanın faydaları pek çoktur. Hâdiste "Lezzetleri tahrib edip acılaştıran ölümü çok zikrediniz!" diye bu rabıtayı ders veriyor. Fakat mesleğimiz tarikat olmadığı, belki hakikat olduğu için, bu rabıtayı ehl-i tarîkat gibi farazî ve hayalî suretinde yapmağa mecbur değiliz. Hem meslek-i hakikate uygun gelmiyor. Belki akıbeti düşünmek suretinde, müstakbeli zaman-ı hazıra getirmek değil, belki hakikat noktasında zaman-ı hazırdan istikbale fikren gitmek, nazaran bakmaktır.
Evet, hiç hayale, faraza lüzum kalmadan bu kısa ömür ağacının başındaki tek meyvesi olan kendi cenazesine bakabilir. Onunla yalnız kendi şahsının mevtini gördüğü gibi, bir parça öbür tarafa gitse, asrının ölümünü de görür; daha bir parça öbür tarafa gitse, dünyanın ölümünü de müşahede eder, mükemmel ihlâsa yol açar.
İkinci Sebep: İman-ı tahkikinin kuvvetiyle ve marifet-i sanii netice veren masnuattaki tefekkürden gelen Lemaat ile bir nevi huzur kazanıp, Hâlık-ı Rahîm'in hazır nazır olduğunu düşünüp, ondan başkasının teveccühünü aramayarak; huzurunda başkalarına bakmak, medet aramak o huzurun edebine muhalif olduğunu düşünmek ile o riyadan kurtulup ihlâsı kazanır. Her ne ise. Bunda çok dereceler mertebeler var. Herkes kendi hissesine göre ne kadar istifade edebilse, o kadar kârdır. Risale-i Nur'da riyadan kurtaracak, ihlâsı kazandıracak çok hakikat zikredildiğinden ona havale edip, burada kısa kesiyoruz.
İhlâsı kıran ve riyaya sevk eden pek çok sebeplerden iki-üçünü muhtasaran beyan edeceğiz:
Birincisi: Maddi menfaat cihetinden gelen rekabet, ihlâsı kırar. Hem hizmetin neticesini de zedeler. Hem o maddî menfaati de kaçırır. Evet, hakikat ve âhiret için çalışanlara karşı bu millet bir hürmet ve bir yardım fikrini daima beslemiş. Ve bilfiil onların ihlâslarına ve sadıkane olan hizmetlerine bir cihette iştirak etmek niyetiyle, onların maddi hacetlerinin tedarikiyle meşgul olup, vakitlerini zayi' etmemek için, sadaka ve hediye gibi maddî menfaatlerle yardım edip, hürmet etmişler.
Fakat bu yardım ve menfaat istenilmez, belki verilir. Hem kalben arzu edip beklentide olmakla lisan-ı hal ile dahi istenilmez, belki ummadığı bir halde verilir. Yoksa ihlâsı zedelenir. Hem "Benim âyetlerimi, az bir dünya menfaatiyle değiştirmeyin." Bakara Sûresi: 2:41.
Ayetinin nehyine yanaşır, ameli kısmen yanar. İşte bu maddî menfaati arzu edip muntazır kalmak, sonra nefs-i emmare bencillik cihetiyle, o menfaati başkasına kaptırmamak için, hakikî bir kardeşine ve o hususî hizmette arkadaşına karşı bir rekabet damarı uyandırır. İhlâsı zedelenir, hizmette kutsiyeti kaybeder. Ehl-i hakikat nazarında hasis düşük bir vaziyet alır. Ve maddî menfaati de kaybeder. Her ne ise..
Bu hamur çok su götürür, kısa kesip yalnız hakikî kardeşlerimin içinde ihlâsı ve samimî ittifakı kuvvetleştirecek iki misal söyleyeceğim.
Birinci Misal: Ehl-i dünya, büyük bir servet ve şiddetli bir kuvvet elde etmek için, hatta bir kısım ehl-i siyaset ve toplum hayatının mühim amirleri ve komiteleri, şirketleşme düsturunu kendilerine rehber etmişler. Bütün kötü kullanım ve zararlarıyla beraber, harika bir kuvvet, bir menfaat elde ediyorlar.
Hâlbuki şirketleşmenin çok zararlarıyla beraber, iştirakle mahiyeti değişmez. Her birisi genele-gerçi bir cihette- malik hükmündedir, fakat istifade edemez. Her ne ise. Bu şirketleşme düsturu uhrevi amellere girse; zararsız azim menfaate sebeptir. Çünki bütün emval, o iştirak eden her bir ferdin eline tamamen geçmesinin sırrını taşıyor.
Çünki nasıl ki dört beş adamdan iştirak niyetiyle biri gazyağı, biri fitil, biri lâmba, biri şişe, biri kibrit getirip lâmbayı yaktılar. Her biri tam bir lâmbaya malik oluyor. O iştirak edenlerin her birinin bir duvarda büyük bir âyinesi varsa, her birinin noksansız, parçalanmadan birer lâmba oda ile beraber âyinesine girer.
Aynen öyle de: uhrevi amellerde ihlâs ile iştirak ve uhuvvet ile tesanüd ve ittihad ile mesaileri birleştirme o uhrevi amellerden hâsıl olan umum yekûn ve umum nur her birinin defterine eksiksiz gireceği ehl-i hakikat arasında bilinen ve vaki'dir ve rahmet ve İlahî keremin muktezasıdır.
İşte ey kardeşlerim! Sizleri İnşâallah maddi menfaat rekabete sevk etmeyecek. Fakat uhrevi menfaat noktasında bir kısım ehl-i tarikat aldandıkları gibi, sizin de aldanmanız mümkündür. Fakat şahsî, cüz'î bir sevap nerede; mezkûr misal hükmündeki uhrevi amellerde görülen sevap ve nur nerede?
İkinci Misal: Sanatkârlar, daha ziyade kazanmak için, sanatlarını birleştirme cihetinde mühim bir servet elde ediyorlar. Hatta dikiş iğneleri yapan on adam, ayrı yapmağa çalışmışlar. O ferdî çalışmanın her günde yalnız üç iğne, o ferdî sanatın meyvesi olmuş. Sonra mesai birleştirme düsturuyla on adam birleşmişler.
Biri demir getirip, biri ocak yandırıp, biri delik açar, biri ocağa sokar, biri ucunu sivriltir ve her birisi iğne yapmak sanatında yalnız cüzî bir işle meşgul olup, iştigal ettiği hizmet basit olduğundan vakit zayi' olmayıp, o hizmette meleke kazanarak, gayet süratle işini görmüş. Sonra, o mesai birleştirme ve iş paylaşımı düsturuyla olan sanatın semeresini taksim etmişler. Her birisine bir günde üç iğneye bedel üç yüz iğne düştüğünü görmüşler. Bu hâdise ehl-i dünyanın sanatkârları arasında, onları mesai birleştirmeye sevk etmek için dillerinde destan olmuştur.
İşte ey kardeşlerim! Madem dünyevi işlerde, kesif maddelerde böyle ittihad, ittifak ile neticeler, böyle azim yekûn faideler verir; acaba, uhrevî ve nuranî ve bölünmeyen ve fazl-ı İlahî ile her birisinin âyinesine umum nur yansıması ve her biri umumun kazandığı misil sevaba malik olmak, ne kadar büyük bir kâr olduğunu kıyas edebilirsiniz! Bu azim kâr, rekabetle ve ihlâssızlık ile kaçırılmaz.
İhlâsı kıran ikinci mani: Makam sevgisinden gelen şöhretperestlikle ve şan ve şeref perdesi altında teveccüh kazanmak, dikkati kendine çekmekle enaniyeti okşamak ve nefs-i emmareye bir makam vermektir ki, en mühim bir ruhî maraz olduğu gibi "şirk-i hafî" (gizli şirk) tabir edilen riyakârlığa, bencilliğe kapı açar, ihlâsı zedeler.
Ey kardeşlerim! Kur'an-ı Hâkim’in hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvettir. Uhuvvetin sırrı; şahsiyetini kardeşler içinde fâni edip (Haşiye Evet, bahtiyar odur ki, Kur'ânî kevserden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev'indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir) onların nefislerini kendi nefsine tercih etmektir.
Aramızda bu nevi makam sevgisinden gelen rekabet tesir etmemek gerektir. Çünki mesleğimize zıttır. Madem kardeşlerin şerefi umumiyetle her ferde ait olabilir; o büyük manevî şerefi, şahsî, bencilcesine, rekabetkârane, cüzî bir şerefe ve şöhrete feda etmek; Risale-i Nur şakirdlerinden yüz derece uzak olduğu ümidindeyim.
Bu şiddet, nefs ve heva ve his ve vehme bakıyor; ihtiyatlı davranınız. Evet, eğer mesleğimiz şeyhlik olsa idi, makam bir olurdu veyahut mahdut makamlar bulunurdu. O makama çok istidatlar namzet olurdu. Gıbtakârane bir bencillik olabilirdi. Fakat mesleğimiz uhuvvettir. Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşit vaziyetini takınamaz.
Uhuvvetteki makam geniştir. Gıbtakârane anlaşmazlığa sebep olamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe yardımcı olur; hizmetini tekmil eder. Pederane, mürşidane mesleklerdeki gıbtakârane sevap hırsı ve himmet cihetiyle çok zararlı ve tehlikeli neticeler vücuda geldiğine delil: Ehl-i tarîkatın o kadar mühim ve azîm menfaatleri içindeki zıtlığın ve rekabetin verdiği vahim neticelerdir ki; onların o azîm, kutsi kuvvetleri bid'a rüzgârlarına karşı dayanamıyor.
Üçüncü Mani: Korku ve tamahtır. Bu mani diğer bir kısım manilerle beraber Hücumat-ı Sitte'de tamamıyla izah edildiğinden ona havale edip, Cenab-ı Erhamürrâhimîn'den bütün esma-i hüsnasını şefaatçi yapıp niyaz ediyoruz ki: "Bizleri ihlâsa muvaffak eylesin... Âmin..."
Allahım! İhlâs Suresinin hakkı için, bizi ihlâs sahibi olan ve ihlâsa eriştirilen kullarından eyle. Âmin, âmin.
"Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Sensin." (Bakara Sûresi: 2:32.)
* * *
Bir kısım kardeşlerime hususî bir mektubdur
Yazıdan usanan ve ibadet ayları olan üç aylarda sair evradı, beş cihetle ibadet sayılan